Her defasında geldim deyip gelemeyen, yalancı bloger geldi. Bana kalsa daha gelmem çok sürerdi ama güzel bir kitabı ve birkaç arkadaşı kıramayıp geldim işte. Deniz Kızlarına konuk yorumcu olmak blogu ihmal ettiğimi fark ettirmedi de değil. Bir sonraki sefer için sözler verip burnumun daha fazla uzamasını istemediğim için bu kez hiç lafını bile etmiyorum. O yüzden ilk defa okuduğum Fatma Erdek kitabından bahsetmeye başlıyorum. 


Arın ve Meriç sevgi dolu büyük bir ailenin ikiz çocukları. Her ikizde olduğu gibi biri tüm haylazlıkları toplarken, birinin payında olgun olup arka temizlemek kalmıştır. Hikayeye hep haylazla başlanır daha çok eğlence vaat ettiğinden olsa gerek; ama yazar bu kez başarılı, yakışıklı, ailenin uslu çocuğu Arın ile başlamış. Arın`ın düzgün bir hayatı, üç yıllık bir ilişkisi var. Meriç`in kendi aşkı peşinde koşabilmesi için birkaç haftalığına onunla yer değiştirmeyi kabul ettiğinde o da kendi aşkı Tuna`yı buluyor. Yer değiştirmek dedim dimi? Meriç dağlara tırmanmaya giderken, Arın Yunanistan`daki huzurlu hayatını bırakıp Meriç`in karmaşık hayatının ortasında buluyor kendini. 


Tuna güzel, huysuz ve Meriç sandığı Arın`a karşı tam bir cadı. Meriç sandığı Arın`a karşı bir sürü güven problemi var. Tabi karşısında ona karşı deli divane olmuş bir Arın olunca aşka inanmaması mümkün değil. Eh bu konuda da Arın çok ısrarcı dvranınca her başarısız girişimde sevinirken, Tuna`nın her reddedişinde sinirden çatlıyoruz. Tuna iyi kız hoş kızda çok inat yahu. Ailesi ile ilgili problemleri var ki güvensizliğinin temel taşlarını oluşturuyor. Kitap  Arın`ın ağzından yazıldığı içinde karakteri sadece onun gözünden görmek bende Tuna`ya karşı eksik noktalar bıraktı. Çünkü bu adam çok aşık ve aşığın gözünde sevdiği kadın pek bir kusursuz.


Her yalanın sonu olduğu gibi yatsıdan önce Arın`ında mumu söndü. Asıl olaydan ondan sonra başladı. Çünkü Arın inanılmaz güzel sevdi, Tuna çok güzel kaçtı. Evet, evet ben kitabı sevdim. Çünkü uzatmak için abartılan sahneleri yoktu. Klasikleşmiş satırlar yoktu. Kötü karakterler sokayım işin içine dememiş. Onun yerine eğlenceli yan karakterler eklemiş. Sevimli, eğlenceli, kalabalık bir aile ekleyerek işleri güzelleştirmiş. 


Kitabı sevmesine sevdim, okurken çok eğlendim ama duygusal açıdan erkek ağızından yazılmasından olsa gerek diye düşünüyorum yeterli gelmedi. Ama son dönemde en hızlı bitirdiğim kitap olarak akıcılıkta zirveyi zorluyor. Kitaba dair en sevdiğim şeylerden biri de kitabın harika tondaki mavisi. Ciltli kitap sevmiyorum ağır oluyor diye ne kadar yırtınsam da yok ben bu maviye aşık oldum. Yazarın okuduğum ilk kitabıydı ama son olmayacak. Herkese koca okumalı günler.


      Rita Huner`ın kesinlikle okuduğum en duygusal ve en sarsıcı kitabıydı. Rita Hunter`ın kalemi içinde eğlenceyi, bolca nüktedanlığı bulunduran, aynı zamanda hikayede naifliği, duygusallığı ve hüznü içerir. Bu kitap bariz farkla diğer kitaplardan farklı. Bunu anlamak için konusuna bir göz atmak bile yeterliymiş. Ancak ben nasıl olsa harikadır dedim konusuna dahi bakmadım. Hiç pişman değilim.

     Emily aşık olacağı adamı bir başkası ile evlendiği gece odasına giderken gördü. Sanırım bu bir insan için en büyük talihsizlik. Gerçi babasının ardından kocasından da şiddet gören biri için talihsizlik kelimesi pek bir şey ifade etmez. Hatun nasıl bir bahtsızsa kocadan yana da şansı gülmedi. Üstüne bir de kocası olmayan bir adama aşık oldu. Kaldı ki evlendikten sonra bile ailesinin ona olan eziyet etme durumu bitmedi. 


     Emily çocukluğundan beri bir hanımefendi olmak için yetiştirildi. Oyun oynamak, onun için çizilen sınırların dışında hiçbir şeyle ilgilenemez, her zaman itaat etmek zorunda. Yoksa suçlanan, cezalandırılan o oluyor. Babası, annesi ve kız kardeşi hepsi birbirinden kötü ve bencilken ailede tek o temiz ve güçlü kalmayı başarmış. O kadar güçlü ki, kendine olan inancı, hayata olan inancı o kadar güçlü ki her zaman zarif, dik başlı, pes etmeyi bilmeyen bir kadın. Susturulmaya, baskıya, aşağılanmaya alışmak diye bir şey olmayacağını göstermiş. Ne kadar tarihi aşk romanı olsa da resmen bizim toplumumuzun izlerini taşıyor. Gerçi kadınların aşağılanması, hırpalanması toplum gözetmeksizin devam edip duran, yılların değiştiremedi tek şey diyebiliriz. Emily dair sevmediğim tek şey olan sabrı ve sonuna kadar direnmesi ise onun en güçlü silahıydı. Beni sevmemem sebebi kesinlikle gördüğü muameleden dolayı öfkeli olmam ve onun bu hayatının suçlularını kaşık kaşık suda boğmak istemem. Hayır insan hanımefendiliği, o cool havayı bir dakik bozmaz mı? 


     Kadın karakterden o kadar çok bahsettim ki Resmen biricik Marcus`u unuttum. Marcus kitapta uzunca bir süre gizemini sürdüren, bu adam kim, nerden çıktı diye sizi delirten sert, korumacı, bazen yaralayıcı olacak kadar da kaba. İçlerinde bulundukları durumun garipliği ile her ne kadar Emily`nin dezavantajına olsa da kızı çoğu kez haksız yere suçladı. Ne kadar suçlasa da onu korumaktan da geri durmadı. Resmen onu biri yaralayacaksa bu ancak ben olabilirim dedi adam. Her ne kadar kızsam da kıyamıyorum ben bu adama. Çünkü hayatında o da kendine düşen şiddeti çekmiş. 


     Kitap ikili üzerinden ilerlemesine rağmen farklı yan karakterleri ve sona doğru ilerlerken de artan bir aksiyonu mevcut. Ancak kitapta bazı şeyler çok hızlı gelişirken, bazıları deveye hendek atlatmaktan daha zordu. Misal duygulardan bolca bahseden bu kitapta Marcus bence çok çabuk aşık oldu. Yani böyle ona inanmıyorken güvenmiyorken duygusal olarak bir şeyler hissettiğinden hiç bahsetmemişken bir anda aşık oluverdi. Duygusallığı güzel iken ayı zamanda kitabı ağırlaştırmıştı. Evet kalemi yazarın güçlenmiş, ancak sanki çizgisinden çıkmıştı. Yani o hikayelerindeki güldürten kıkırdatan etki yoktu. Bende güldüren etkisi olan kitapları sevdiğim için bu kitabı itiraf ediyorum uzun sürede bitirdim. Okurken sık sık düşündüm, yazara ne olmuş acaba kötü bir dönem mi geçirdi diye ama bir yandan da kendini tekrar eden yazar olmasından daha iyidir diye düşünmeden edemedim. 


Önceki kitaplarına göre daha farklı bir karakter yelpazesi ve işleyişi olması zor alıştırsa da sevdim kitabı. Sadece ne bileyim duygusal şeyleri okumayı pek sevmediğimden olsa gerek biraz içinde gülümsetecek şeyler aradım. Tabi diyalog seven biri olarak ben bir sonraki kitabı için daha fazla diyalog diye yalvarabilirim. İyi bir yazardan iyi bir kitap okumak isteyenlere tavsiye ederim.




       Kimseye Özge gibi bir arkadaş vermesin. Susmak nedir bilmeyen, “a” deşiniz ağzınızın payını alacağınız bir kız arkadaş istemezsiniz bence. Ama ben iddialıyım, Özge ne ki diyorsanız buyurun hodri meydan. Ben bahsi Özge`ye oynarım. Kız sözlüğü yutmuş, bir sürede Siri ile takılmış belli.

       Özge başarılı bir mimardır ve şirketinin göz bebeğidir. İşte ne kadar başarılıysa aşkta da o kadar şanssızdır. Her kızın ilk aşkı olan babası tarafından küçük yaşta terk edildikten sonra onada büyük bir tekr edilme ve aşka karşı güvensizlik başlar. Hayatına giren diğer erkeler tarafından da hep terk edilir. Bu kez Umut ile şeytanın bacağını kıracağını düşünürken işler istediği gibi gitmez. 


      Bir ilişkinin sonu daha gelirken geçmişten bir hayalet bir anda hayatına girer. Kaya… Lise aşkı, kızların sevgilisi, Özge`nin gazabına uğramış karizma. Kaya Özge ile aynı liseye giderken, aralarında ki ilişkinin sonu iyi bitmez. Bu durum Kaya`da yararlar açarken Özge kendini sarıp sarmalar, gömer geçer. Ama hayatının düzeni oturmuşken Kaya gelir ve ardından olayların sonu kesilmez. Kırık kalple bıraktığı Kaya patronudur, ilişkisinin çanları çalmıştır. 


       Özge görüp görebileceğiniz en çenebaz karakter. Diyalogların hepsinde herkesi nakavt etmekte üstüne yok. Dedikoducu teyzelere laf sokma dersleri verir hani. Özge her ne kadar çok canlı, çocuksu bir karakter olsa da aynı zamanda bir o kadarda işkolik. Hatta işe koyulunca dünyayı unutuyor. Bazı manyaklıkları da yok değil hani. Mesela temizlik takıntısı. Bunu abartmakta da üstüne yok. Temizlik takıntısının altı çizilmese pasaklı biridir bu derim. Tüm eğlenceli taraflarına rağmen bir yanda da yaralı. Ama bu bile öyle ağır dramlar korkmadan işlenmiş.

       Kaya ise o bir başka. Kitaptaki en iyi çizilmiş karakter oluyor kendileri. Duygusal, çocuksu, eğlenceli ama aynı zamanda da kararlı ve kendinden duygularından emin. Kitaptaki en sevilesi karakter olmayı da sonuna kadar hak ediyor. 


       Kitabın yan karakterleri de oldukça kalabalık. Hepsi de Özge kadar dırdırcı geldi bana. Hele arkadaşı Cemre akıllara zarar. Bu kalabalık kadroda insanı yormuyor desem yalan olur. Eğlenceli tam bir yaz kitabı. Dili güzel, benzetmeler, diyaloglar komik ama kitap fazlaca detaya boğulmuş geldi. Yer yer detaylar yüzünden fazlaca sıkıldı. Karakterlerle heycan katılsa da bazen karakter kalabalığı beni boğdu. Keşke Özge`nin iç sesi biraz frenlenseymiş demedim değil hani. Gerçi herkes hatuna aşık olduğu için de gıcık olmuş olabilirim ama bu kıskançlığa da verilebilir. Yazın şezlong altında okunacak kitaplardan biri olmakla birlikte geveze ir karaktere merhaba deyin. Koca koca okumalı günler.


       Uzun bir aradan sonra merhabaaaa! Tembellikte ve ihmalde sınırları zorlayan ben sonundan yapayalnız kalan bloğuma geri döndüm. Okuldan mezun olmayı, kendimi hayretler içerisinde bırakarak mezun olmayı başardım. Temsili diplomayı aldığım günden beride alıp okuyamadığım kitaplarıma gömülüm. Okumayı o kadar çok özlemişim ki yazmayı atladım. Benim bir tanecik bloğumu yapayalnız bırakmaya gönlüm elvermedi ve geri geldim. 



     Siz beni özlediniz mi bilmiyorum ama ben sizleri çok özledim. Gerçi bir gözüm üstünüzdeydi, okuyup okuyup yorum yapmadığım çok oldu. Hatta bu durumun yakalandığı. Ve sizlere bir sürprizim var. Çok sevindiğim, uzun süre sonra heyecanlandığım bir şey oldu. 

      Huntersofbook.com ailesine katıldım. 

        Tanıdığınız bir çok blogger sitede yazıyor. Uzun süredir bekleyen Deep Tone`un kitapları hakkında yazım da bugün yayınlandı. Çok heyecanlıyım ben sanırım. Umarım her şey güzel olur. Şimdilik görüşmek üzere. Bu kız bıktırana kadar sizleri okuyacak. 



      30 yaşındayken hayat gerçekten zor mu? Zor mu bilmiyorum ama yazar bende otuz yaşımda olursam çok eğleneceğim izlenimini bıraktı. Gerçi ben bir Nazlı değilim. Kitap Burçin`in yani yazarımızın ikinci kitabı ve bu kez romantik komedi. Yani tam benim sevdiğim tarz. 


       Bir gün bir Nazlı eve girer. Bu Nazlı güzelim ağacına asılı duran pembik bir sutyen bulur. Yine aynı Nazlı, kocasını yatakta bir kadınla yakalar ama uyandırmalara(!) kıyamaz. Mutfağa geçer bir kahve yapar ve uyanmalarını bekler. İnsan saç yolmak olay çıkartmak beklerken Nazlı`m kendi tarzını her zamanki gibi konuşturuyor. Bütün hikayeyi anlattın derseniz, olay tam olarak burda başlıyor. Kocasından ayrıldıktan sonra yeni kararlar alıyor. Biz kadınların genel hareketi ayrılık sonrası yeni kararlar almak olsa da Nazlı bizim yapmayacağımızı, aklımıza gelmeyeni yapıyor. 9 yıl önce bıraktığı okula geri döner.


      Şimdi oturdum düşünüyorum. Okulu bıraksam ve dokuz yıl sonra dönmeye karar versem, acaba nasıl olurdum? Nazlı`nınkini oturup okuyun. Aradan asır geçmiş gibi. Öğrenci profili bambaşka. Öğretmen profili desem, sınıf arkadaşınız hocanız olduğunu düşünün. Hatta onun bir tek süpürgesi eksik olduğunu. Şimdide hocalarınızdan birinin Best Model Türkiye podyumunu bulamayıp kendini sınıfa attığını. E bu Nazlı bu saatten sonra ne yapsın.


      Nazlı Nazlı… Bir Nazlı değilim dedim ya bunu derken bir kıskançlık mevcut. Nazlı görüp görebileceğiniz en çenebaz, canlı, eğlenceli, deli ve cool kadın. Best Model`ı, çikolatalı pastası Barış`ı da onun için saklanmış resmen. Tencereymiş gitmiş kendine küçük kapak bulmuş. Sonra Allahtan Best Model`i gelmişte basit bir tencereyken düdüklü oluvermiş. . Bir de Peri var. O nasıl tatlı bir şey. Her çocuk bu kadar tatlı oluyor mu ya? Bence bunu bir yerlerden ilham almalı. Bu peri gerçek olmalı. Deli gibi Nazlıdan bahsetmek istiyorum ama spoi veririm diye korkuyorum. Çünkü Nazlı okunmalı, anlatılmamalı. Zaten ondaki pabuç kadar dili anlatmam mümkün değil. Ben anlatmaya kalksam bir torba itiraz eder. Sonunda başını belaya sokar, en son her şeyi akışına bırakır ve kendini hiç düşünmediği bir şey yaparken, hiç düşünmediği bir yerlerde bulur.


       Nazlı karakterini çok sevdim. Onun Barış`ının ise seri üretime gidilmesi için yetkilileri göreve davet ediyorum. Kitabı çok sevdim dememe gerek yok bence. İlk olarak bence Burçin`e bu tarz kitap çok yakışmış. İlk kitabın duygusal yoğunluğu yoktu evet ama farklı kulvarlar. Cümleler zamanında ve yerli yerince oturmuş. Kaleminden çıkan o benzetmelerin hiç birini yadırgamadan, zorlama olduğunu hiç düşündürmeden bizlere sunmuş. Şeytanın aklına gelmeyecek fikirleri Nazlı`ya düşündürtmüş. Nazlı`dan kendinize bir torba akılda alabilirsiniz. Ben öyle yaptım. Kitabın dilini ve tarzını çok sevdim. Karakterleri hem çok sevdim hem de ilham verici buldum. Okurken eğlendim, çok güldüm. Kitap tam benlik olmuş. Bu sebeple okumanız şiddetle tavsiye edilir. Koca okumalı günler.
Not: Çok uzun aralar verdiğimin farkındayım. Yorumu yazarken hamladığımı hissettim resmen. Okulun bitmesine şurda ne kaldı ama. Bundan sonra daha sık yazacağım. Okuduğum onca güzel kitaba haksızlık etmek istemem. 


     Yanlış bilmiyorsam kitap yüzünden baya olay çıktı. Dedikodulara şöyle bir göz attım ama dedikoduya bakarken spoilere maruz kalmamak için hemen gözlerimi ayırdım. Çıkardığım sonuç seveni de nefret edeni de çok. Bense sevenlerin neden bu kadar çok sevdiğini, nefret edenlerinde neden bu kadar nefret ettiğini anlayamadım.


       Karissa 18 yaşında bir üniversite öğrencisi. Yolu bir şekilde Ignazio Vitale isimli esrarengiz bir adamla kesişir. Adam 38 yaşındadır. (Tepki toplayan kısımlardan biri. Evet yaş farkı baba kız olacak düzeyde farkındayım bir yandan itici bir fikir gibi gelir diğer yandan aşk bu sorgulanmaz diyorum. 25 yaşında bir kadının karısına Brad Pitt`i getir, adama aşık olmazsa eleştirmeye devam edin derim.) Karissa adamın gizemli tavırlarının farkında olsa da ondan uzak durmayı başaramaz. Sonuç adama aşık olur. Naz`ın ise bitmek bilmeyen, olur olmadık zamanlarda ortaya çıkan işleri vardır. Karissa okul ve ilişkisini dengede tutmaya çalışırken bir yandan da bu gizemli adamı tanımaya çalışmaktadır. Sonuç son elli sayfaya kadar çözülmüyor bu adam. 


       Karissa oldukça fakir bir öğrenci. Bursunu kaybetmemek için çalışması gerekiyor ama Naz hayatına girdikten sonra hayatının merkezi o oluyor. Nasıl olmasın. Adam tam bak ben tehlikeliyim, düzelt beni diye bağırırken, Naz`ın ağzından beni düzeltemezsin lafları çıkıyor. Naz zengin ve çok güçlü bir adam. Gittiği her yerde sonsuz bir saygıyla karşılanıyor. Bir taraftan da başta paranoya gibi gelen bazı garip halleri de var. Kitap boyunca adamın ne işler çevirdiğini merak ediyorsunuz ben sırf bu sebepten dolayı elimden bırakamadım. Tahminlerde bulunabilirsiniz, kızın körlüğü ve salaklığına kızabilirsiniz ama o son elli altmış sayfa bambaşka bir şey. 


         Her sayfa o son elli sayfa için yazılmış resmen. Naz karakteri cinsel tarafı bir köşeye bırakırsak neşeyi içinde barındıran, zeki ve esprili bir karakter esasen. Karakteri sevdim mi? Sevdim evet. Rahatsız edici yerleri vardı ama bu onun çizgisi olan bir karakter olduğu gerçeğini değiştirmez. Kitap boyu çizilen karakterden insan ister istemez etkileniyor ve sertliğinin altındaki sebebi arayıp merak ediyor. Kızın zaman zaman adamın gözlerinde gördüğü canavarın sebebini düşünmeden edemiyorsunuz. Geçmişini, hayatındaki insanları Karissa ile birlikte merak ediyorsunuz. Ama şu var ki bu kız cidden salak dediğim yerler oldu. At gözlükleriyle hep görünen kısmı görmekle yetindi. Arkasına bakmadı, şüphelenmedi dahi. Bu ne sonsuz güven, azıcık silkelen biraz dik dur dedim ama duymadı.


       Kitabın cinsel boyutuna gelirsek erotik kitap çok okudum o popüler dönemin etkisiyle. Ama bur da öyle açık saçık sahne görmedim. Olaydan çok hisler anlatılmıştı. Kaldı ki öyle sayfalarca detaylıca anlatılan bir olayda yoktu. Basılan erotik kitaplardan en erotik olmayanlarından biriydi bence. Çünkü ne bir elli tondu ne de Crossfire serisi. Tecavüz meselesini okudum yorumlarda kitapta bekledim ama o tip bir şey yoktu. Çünkü çiftin tarzı buydu, daha sert. Çevirmen mi yoksa yazardan kaynaklımı bir yerde tecavüz geçti ama kız halinden memnundu ve adama sarıldı yattı.


      Yazar bir şekilde hikayeye bizleri bağlamış. Kadın karakterden hiç hoşlanmadım ve feminist yanımı delirtti. Kendisine saygısı çok olan bir karakter değildi, sonlara doğru ancak açıldı. Kitabın devamı var mı hiçbir fikrim yok. Final burda bitti tamamlıktı da, devamı gelecek aklımdaki her soru aydınlanacaklıktı da. Adam prens mi, yoksa hikayenin canavarımı ben karar veremedim. Ancak kitap ortalama düzey der kararı tabi ki sizlere bırakırım. Koca okumalı günler.

Not: Resim çekmeye üşendim yine =) Şarkı paylaşmadığımı fark ettim son dönemde ama şu sıra sürekli aynı şarkıları dinlediğimi fark edip vazgeçtim =)


     Her kadının vermesi gereken mutlaka üç beş kilosu vardır. Ben şu zamana kadar hiç kilo vermesi gerekmediğini düşünün kadınla karşılaşmadım. Ama şişmansanız işler değişiyor. Olay herkesin vermesi gereken iki kilodan fazlası oluyor. Kilo miktarına göre sağlık durumu da gitgide kötüleşiyor. Hatta bazen hayati boyutlara taşınıyor. Yediğiniz her şey zehir haline geliyor. Aşk Kaç Beden? kitabı ile gerçekten zayıflaması gereken Neve Slater ile tanışıyoruz.


     Neve tombul bir çocukmuş ve büyüdükçe de bu durum değişmemiş. Hatta durum çığırından çıkıp 150 kilonun üzerini görmüş. Fazla kiloları yüzünden lise hayatı cehenneme dönmüş. Tabi cehennem zebanisi Charlotte`da emri veren, tetiği çeken kişi. Artık nasıl bir suç işlediyse, Tanrı onu cezalandırmak için Charlotte`ı abisi Dougles`ın karısı olarak hayatına sonsuza dek sokuyor. Kiloları ve Charlotte`a rağmen hayatında güzel olan tek şeyse William. William`la üniversitede tanışmış ve ona aşık olmuştur. William Amerika`ya gittiği zamanda kafaya o dönene kadar 36 beden olmayı koyar. Onu buna itende babasının onun için sarf ettiği ağır sözlerdir.


      Aşkı uğruna zayıflamaya çalışan Neve`nin olmayan sosyal hayatıyla ilgilenme iş kız kardeşi Celia`ya düşer. Celia onun kafaya taktığı kilolarını aşmasını, yeni insanlarla tanışmasını istiyor. Bunu içinde çalıştığı derginin bir partisine Neve`yi sürüklüyor. William`ı aşması gerektiğini düşündüğü içinde onun için uygun olduğunu düşündüğü erkeklerle tanıştırmaya başlıyor. Dergilerinde çalışan, fazlasıyla çapkın editör Max bu tanıma kesinlikle uymuyor. Ama Celia`nında koruyuculuğu bir yere kadar. Max`in elinden kim kurtulmuş ki.


      Max zengindir, yakışıklıdır, muhteşem bir cazibesi vardır ve yalnızdır. Etrafın da çılgın bir kalabalık olmasına rağmen gerçekten iletişim kurduğu insan yoktur. Celia`yla kilolarını yarattığı özgüvensizlikle Max`i geri çevirir ve üzerine birde William`a duyduğu aşkı anlatan bahane içerikli bir mektup yazar. Neve`nin farklı tarzı yüzünden ilk olarak Max kendini Neve`nin kapısında, ardından da “krep sevgilisi” olarak bulur. Krep sevgili tanımı ise işin tüm esprisi olduğu için sesimi yavaşça kısıyorum.


 Yazarın yanlış bilmiyorsam ülkemizde basılan ilk kitabı ve ben çok sevdim. Kilolu bir insanın psikolojisini iyi yansıtmış ve okuyucuya başarılı bir şekilde geçirmiş. O kadar ki okurken Neve`nin tüm o takıntıları sizi sinir krizine sokarken, bir yanda da onun neden o psikolojide olduğunu anlayabiliyorsunuz. Özgüvensizliğine, zayıflama takıntısına dur demek istiyorsunuz. Önündeki gerçekleri görmesini sağlamak istiyorsunuz. Ama yıllarca kilolarıyla mücadele etmiş birine bunları kabul ettirmenin de zor olduğunun farkına varıyorsunuz. Neve ile onun bedenini sevmesini bekliyorsunuz.


         Kitabı severek okudum ama sinir olduğum bazı noktalarda olmadı değil. İlk olarak Neve`nin arşivdeki işinin uzun uzun anlatılması beni öldürdü. Olaylar daha kısa anlatılabilirmiş. On küsür sayfalık aksiyonsuz, eziyete gerek yoktu. Max`e olan duyguları daha fazla işlenebilirmiş. İş yeri sayfaları Max`den çalınmış resmen. Max`le ilgili daha fazla detay verilebilirmiş. Neve`nin kilo probleminin arkasında işlenen Max`in kendi problemlerini daha çok anlatsa olmaz mıydı? Zaten yalnız bir karakter çizmiş, bari daha çok detayını bizlere sunsaymış. Zaten Max gibi sabırlı, harika, eğlenceli bir karaktere Neve gibi bir huysuzu verdin, bari Max`inde yüzünün güldüğünü daha çok görseydik.


      Kitap baya kalındı, o yüzden çantamda bile taşımadım evden eve okudum. Ona rağmen çok hızlı bir şekilde bitti kitap. Yazarın dili verdiği detaylar güzeldi. Tabi bu Neve, nin arşiv hayatına dair detaylar değil. Oldukça başarılı bir çevirme sayılabilir. Max için arada Maks yazıldığını görmezden gelirsek. Ben okudum sevdim umarım sizde seversiniz. Koca koca okumalı günler.

  

     Vizeymiş falan takmadım okudum. Planım bitirmek değildi. Zaten tuğla gibi nasıl biter derken kendimi son elli sayfamı okurken buldum. Birinci sebep, yazar çok akıcı yazmıştı. İkinci sebep, karakterler harikaydı. Üçüncü sebebim ise derslerin tüm sıkıcılığına karşı çok eğlenceli bir kitaba direnemedim. 


      Konuya bakacak olursak hatta yatağında yatan Pakize Hanım torunları Yiğit ve Mert`i karşısına alır ve kartını oyuna sürer. İlk çocuk sahibi olan torunu tüm mirası kapacaktır. Aklı başında olan insanlar bu blöfü görürlerdi. Yiğit ve Mert çocukluklarından beri sürekli zıtlaştıkları için ise birbirleriyle uğraşmaktan bunu göremediler. Bunun yerine yarışa girip ilk torun peşinde koşmaya başladılar. İyi ki koca bedenlerinin içinde büyütmeyi başaramadıkları ruhları var. Çocuk kalmaları sayesinde Feyza ve Sedef ile tanışmış olduk.


     Yiğit çocukluktan beri Mert ile anlaşamıyor. Sürekli bir rekabet halindeler. Bu kez onun kazanmaması konusunda karar veriyor. Bu kararın sonu da onu üç yıl önce tanıştığı bir kıza götürüyor. Feyza… Feyza ile Mert`in durumları oldukça karışık. Feyza`nın hayatı da bir o kadar karışık. Canım anlatmak istiyor ama sürprizi kaçar. Ama Bu çifti çok seveceksiniz. Feyza güçlü ve sevgi dolu bir kadınken, Yiğit inatçı ve sert bir adam. İkisinin tek ortak özelliği ise pes etmekten pek anlamıyorlar.


      Mert ve Sedef. Mert bizim Yiğit`in aksine tatlı dilli şeytan. Yiğit sert cool çapkınsa, Mert etrafa gülücükler saçan, kadınları o şebek haliyle çeken çapkınımız. O da Yiğit`ten hoşlanmıyor, onunda kendince sebepleri var. Yiğit Feyza`yı takınca kolun o da elini çabuk tutması gerektiğini anlayıp biz okuyanlarla Sedefi buluşturuyor. Sedef fedakar, inatçı ve Mert`in tüm yumuşaklığına, tatlı diline rağmen sert ve ciddi. Yazar özellikle Sedef`i çok güzel analiz edip yazmış. İçinde bulunduğu durum için çok gerçekçi bir tavır çizmiş. 


      Dedikodu kısmına geçersek bu çiftler bir harika. Atışmaları, birbirlerine çektirmeleri eğlencenin büyük bir kısmını oluşturuyor. Ama Mert ve Yiğit daha güzel bir çift olmuş. Kuzenler ama ben böyle kuzen görmedim. Bunların kuzen olduğunu söylemeye bin şahit ister. Entrikalar bunlarda, laf cambazlığı bunlarda. Pakize Hanım zaten ayrı bir olay. Çocukların deli dolu kime çektikleri belli oluyor. Böyle anlattım ama her şey güllük gülistanlıkta değil. Çiftlerimizin bibine açılması pek bir sancılıydı. Sonra kötü bir karaktersiz kitap olmazdı. Kötü karakterlerimiz de var ve ciddi kötüler bunlar. Yazar bir de böyle mutlu sonu verdim bitiririm dememiş azıcık daha anlatmış. Ben o kısımlara bayıldım. Çok yakışmıştı bu adamlara baba olmak. Keşke daha daha çok yazsaymış.


      Yazarın ilk kitabını okumuştum ve yer yer sıkılmıştım açıkçası. Evet güzel bir kitaptı ama sıkıldığım duygu yoğunluğuyla boğulduğum satırlar vardı. Bu kitapta ise sıkılmaya fırsat bulamadım ben. Duygu yoğunluğu tam kararındaydı. Romantik komedi ayarını ise cidden çok iyi tutturmuştu yazar. Gereksiz klişelerden de uzak durarak kalbi çaldı denebilir. Kitabın kapağı da çok sevimli. Kitaba dair tek sevmediğim şey ismi. Bana çok arabesk geldi ama başka ne konurdu onu bilemem tabi. Yazarın bu kitabını ve burada ki anlatım tarzını çok sevdim ben. Gittikçe daha güzel yazdığını düşünüyorum. Tabi bu kitabı daha önce yazıp yayınlamadıysa bilemem. Tavsiyem romantik komedi seviyorum diyenler durmasın okusun. Koca koca okumalı günler.


     Yakışıklı bir Rock star varsa bende varım. Çünkü eğlence vaat ederler.  Zannetmiyorum ki akşam konsere çıksınlar eve gidip uyusunlar, öğlen bir müzayedeye katılsınlar, evde çiçekleri sulasın, beş çayı partileri yapsın. Bir rock starsan ve adın Robert James Peters ise güçlü bir kadına aşık olursun ve bunu bütün dünya bilir. Bütün dünya sizi merak eder. Herkes bir sonraki adım için bekler. Karşınızda Robert Peters`ın bayanlar baylar.


      Robert Peters bir şarkı yazar. Şarkıda ona eşlik edecek birine ihtiyacı vardır. Ama öyle biri olmalı ki single için en uygun kişi olmalıdır. Bu noktada menajeri Garry devreye girer. Ona tiyatro oyuncusu  olan Sea Swart`ı önerir. Sea çok başarılı bir tiyatro oyuncusudur ve çok güzel bir sesi vardır. Garry`de kızın sesine güvenerek Sea konusunda ısrarcı olur. Robert ise aradığı bulduğundan emin olmak ister ve soluğu kızın sahnelediği oyunda alır. Sesine bayılır, tam göremediği yüzüne rağmen ondan hoşlanır. Kimseyi de bu küçük kaçamaktan haberdar etmez. 


      Sea ile Robert tanıştıkları an aralarındaki kıvılcımları fark ederler. Ancak küçücük bir sorunumuz vardır. Bu soruna biz “Chriss” diyoruz.  Chriss Sea`ının uzun yıllardır birlikte olduğu adamdır. Aynı zamanda tiyatro oyunlarında ki partneridir. Robert bu kez kucağına atlayan bir kadın değil de savaşması gereken bir kadın bulur. Hem de ne savaşmak. Chriss ile birlikte Sea`nın da güven problemleri olunca tek kişi birden fazla cephede savaşmak zorunda kalıyor. Açıkça konuşamadıkları her konu yüzünden mesafe büyüyor ve sevdiği kadının her gün başka bir adamın yanına gitmesini seyretmek zorunda kalıyor. 


     Sea çocukluğundan beri tiyatroya aşıktır. Onun için tiyatro her şeyden önemlidir. Chriss`e ise çok değer veriyo hatta fazla fazla. Yıllardır birlikteler ama bu ilişki boyutundan çok daha fazlasıdır. Sea`nın güven problemi bence onu daha çok katılaştırarak güçlü bir kadın olmasına sebep olmuş. Kitaplarda güçlü kadın görmeyi sevmeme rağmen Sea`da bu durum bana soğuk ve mesafeli geldi. Ne biliyim mesafeli buldum.  Mükemmel bir profil çizdi. Tamam itiraf ediyorum kıskandım. Bu sebeple de Sea`ya bir miktar çamur atıyorum ama hadiiii adam “Rock Yıldızı”. Sende ünlüsün ama azıcık kontrolü elden  bırak, hopla zıpla. O ne yaptı cool durdu, güçlü kaldı, ona olabildiğince normal davrandı. Yani benim yapmayacağım ama doğru olan her şeyi. Sonuç o kadınlar hep kazanan.  


      Robert ünlüdür, yakışıklıdır, cooldur ama yalnızdır. Aradığı kadını, hayatındaki eksiklikleri bulamamıştır. Robert`ı okuduğum ilk satırlarla birlikte fazla sıkılmış ve yalnız buldum. Sea gelene kadar onu ondan daha fazla eğlendiren birleri yoktu etrafında. Bu yüzden kendi kendine oyun oynayan küçük bir çocuk gibi geldi gözüme, kıyamadım.  Sevme işinde daha yeni olduğu için bir sürü hata yaptı. Şöyle kocaman olanlardan. Ancak şöyle bir gerçek var ki affettirebilmek için çok şey yaptı. Baştan sona çabalamaktan hiç vaz geçmedi. Kıskançlığımı da bir kenara koysam da erkek karakterle daha fazla bağ kurdum. Hatalarının olması, o kendini beğenmişliği falan onu daha insan yapıyor bence karakteri. 


     Dedikoduyu biraz abartalım. Sea kızım ne yaptın sen ya. Adam senin yüzünden ne yapacağını, nasıl davranacağını şaşırdı. Zaten ikinizde sus sus içimi şişirdiniz. Yapay zekayı geliştirmek, aranızda kelimelere dökemediğiniz her şeyi teknolojik müdahale ile halletmek istedim. İletişim iletişim diye insanlar boşuna konuşmuyor. Azıcık bir kulak verin. Zaten benim Robert`ım pek bir yalnızdı. Resmen bütün dünyası deli gibi mutlu etmek istediği kadın olmuştu. Biri bana da şarkı yazsın lütfen. 


     Kitabın dilini çok sevdim. Yazarın ilk kitabını çok eğlenerek okumuştum bu kitabı da çok eğlenerek okudum. Karakterler baştan sona dengeliydi ki kitaplarda karakterlerin bir anda yüz seksen derece dönmesine sinir olan biri olarak sonunda dedim. Karakter gelişimleri çok dengeliydi. Kitapta eksik bulduğum kısım ise zamanla alakalıydı. Daha doğrusu zamanlardaki ufak atlama. Önemli bir sahnenin sonunda neler olduğunu meraka beklerken bir anda başka bir sahnede buldum kendimi. Ama aklım sürekli ne olduğunu anı anına öğrenmek istediği bölüme gitti durdu. Nasıl davrandılar, aralarından nasıl bir diyalog geçti. Her sahne için değil ama iki dönüm noktası sahnede bunun eksikliğini hissettim. Kitapta en çok sevdiğim yerler ise tartışmasız talk show  sahneleriydi. Amerikan talk Show programlarını izleyen biri olarak o havayı gerçekten hissetti ve gözümde canlandı. Çok doğal ve gerçekçi olmuştu. O sahnelerin hepsinde istisnasız güldüm. Yazarın basılan ilk kitabına göre çok daha başarılı bir düzen vardı kitapta. Kitabın kapağını da çok sevdim. İtiraf ediyorum en çok kırmızının tonunu sevdim. Bir de son dönemde gördüğüm en kaliteli kağıttı der okumanızı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Koca okumalı günler.



a Rafflecopter giveaway

     Fantastik kitap okumayı seviyorum ama seriyi beklemeyi sevmiyorum. Tüm detayları seri beklerken unutuyorum. Yan karakterler zaten çoktan silinip gitmiş oluyor. O yüzden tek isteğim serinin devamının hızlıca gelmesi. Yazarı seviyordum, be serisinin ilk kitabını da sevdim. Geriye sadece sabırla beklemek kaldı. Şimdi yeni bir fantastik dünyaya kafamızı uzatma zamanı.


      Layla her fantastik karakter gibi normal bir hayat istiyor. Yarı İblis yarı Muhafız olarakta hayatı için bu imkansız. Annesi onu terk etmiş ve Muhafızlar onu sahiplenip klan liderinin oğlu Zayne ile birlikte büyültülmüş. Tabi büyürken de Zayne aşık olmaması kaçınılmaz. Ama Zayne onu sadece kız kardeşi olarak görüyor. Bir yanda aşk acısı bir yanda iblissel güdülerini bastırmaya çalışan Layla`nı hayatına Roth`un girmesiyle de işler iyice karmaşıklaşıyor. Layla`nın zaten şuan ki durumla tek başına bile baş edecek durumu yokken hatun maceraların içinde buluyor kendini. Benden duymuş olmayın ama hiş ben melezim güçlüyüm tipinde değil. Daha çok yardıma muhtaç bir tip. Kitabın ilerleyen sayfalarıyla birlikte kendini keşfetmeye başlıyor.


     Roht bir iblistir. Tüm kötülük ve pislikleri ondan beklersiniz ama Layla`nın hayatını kurtarır. Sonra siz biraz daha okursunuz bu iblisin yaptığı esprilere gülersiniz, dürüstlüğünden etkilenirsiniz. Durun bir dakika. İblis dediğin yalan söylemeli dimi? Bu kıza bence koca kitap boyunca tek doğru söyleyen adam. Muhteşem dövmeleri var ve bu dövmeler onun canını sıkanların icabına da bakıyor. Nasıl mı? O kolundaki yılan dövmesi “Bambi”, çatır çatır milleti yedi. Eğer bu ibisse lütfen beni sıkıcı meleklerden uzak tutun. 


     Zayne bir Muhafızdır ve en sevmediğim erkek tipi. Aman doğruları yapalım, kurallarsız olmaz falan filan. Babasına her şeyi yetiştirmesi beni sinir etti. Evet kızı seviyor, onu canı pahasına korur ama baba baskısına boyun eğmesi onu gözümde düşürüyor. Hem Layla`nın söylediklerini babasına bahsedip, hem de kıza bişeyler sakladığı için kızması dünyanın en bencilce hareketlerinden biri.  Tamamen taraflı bir eleştiri çünkü Roht varken Zayne benim tarafımdan sürekli eleştirilir. Bu tip kitapla da hep iki karakter arasından kalırken bu kez tarafım belli Roht. İyilik meleğindense yaramazlığı tercih ederim.


     Spoiler konusunda uyarır kitabı çekiştirmeye başlarım. Layla kızım sen ne yapıyorsun. Güzelim Roth orda tüm çekiciliğiyle dururken sen niye hala bize ikinci adam kaygısı yaşatıyorsun ki. Zayne ile olamayacağınızı ne zaman anlamaya başlayacaksın. Gerçi kızda haklı iki tarafta velihat. Ya o sona ne demeli. Gel de kurdeşen dökme. Böyle son mu olur? Yeni kitap çıkana kadar işin yoksa merak et dur. Hem iblis dediğin bencil olmaz mı? Ne bu fedakarlık Roth. Umarım bundan sonra Layla`nın aklı başına gelir.


     Kitabı sevdim dememe gerek yok sanırım. Fantastik kitap sevenlerin bayılacağını düşündüğüm çok güzel bir kitap. Yazarın kalemi çok iyi ve kurgu harika. Kurguda Süleyman`ı büyü kitabı ve orda bahsedilen iblisler vs.lere dayandırılma olması daha çok sevmeme neden oldu. Bir nevi mitolojik temelli kitaplar gibi ki ben severim. Kitaba dair sevmediğim şeyse içerik değil de o saçma kapak. Kapakla içindekilerin alakası yok.  Yine arka kapak okumadan aldım. Beklediğim sadece bir aşk hikayesiydi. Çünkü kapak bunu vaat ediyordu, kaldı ki kitabın ismi de. Ama ne isim olmuş, ne kitap. Umarım serinin devamı çabuk gelir ve isim kapak işine bu kez önem verilir.