Vize olsun final olsun fark etmez, ne zaman ders çalışmam gerekse elime bolca kitap alıyorum, resmen ders çalışmaktan kaçıyorum. Bu vize dönemimde pek farklı olmadı desem aslında çok da yalan olmaz. Bu kez çok okumanın yanında derste çalışıp kendimi bile şaşırttım. Ama bi sonraki sefere kitaplardan uzak durmayı denicem; çünkü hem ders hm kitap olunca  günde 3 uykuyla ben idare edemiyorum. Bugün vizelerimin bitmesi şerefine ders çalışmayı erteleyip, onu bitirdikten sonra derse başladığım kitabı yazıcam ve değişiklik yapıp anında yayınlicam. Sınavlarım varken okumaya devam ettiğim gibi bitirdikçe yazıyorum ki normalde bi yere not alır, zamanım oldukça yazar aradan çıkarırım. Ders çalıma komutu bende nasıl bi psikoloji yaratıyo, nasıl kaçmaya çalışıyorum siz anlayın artık.



     Öyle ne okusam ne okusam diye bakınırken kitap hakkında beğendiğini belirten, yazarın her kitabını direk okuduğunu söyleyen bi yoruma rastladım. Meraklı bi tip olunca da yazarı denemeden duramadım. Şayet ben o kitabı o kapakla hayatta almazdım. Çünkü hiç mi hiç beğenmedim. Sanki eski bi kitapmış gibi çok duruyo. Hayır öyle durmasa bile ben bu tarz kapakları nedendir bilinmez sevmiyorum. Adamda zaten kas yığını, çirkin bişey. Gerçi bundan bana neyse.



     Çok okuyorum doğrudur. Bi zamanlar çok da izliyodum ama şimdi pek vakit bulabildiğim söylenemez. Vize haftama geldik ki iki haftalık süreçte ilk hafta sınav bi tane,  geri kalanı eziyet olsun diye bi haftaya toplamışlar. Zaten ders çalışma problemlerim var bide böyle yapmaları insanı delirtiyo. Bende sınav diyip işten izin alınca ilk hafta için planlarım ders çalışmakken, şimdiden bi günü oyalanmakla kitap okumak ve film seyretmekle geçirdim. Hafif bi vicdan sızlaması mevcut ama filmi izledim çok da hoşuma gitti, hazır hafızam tazeyken filmde vizyondayken yazim dedim. Umarım yayınlamayı da unutmam, çünkü yazıp yayınlamadığım bi dünya şey var.


     Öyle bişey izlim diye çıktım fragmanı görünce dayanamayıp, merak edip izledim ve beğendim. Filmin kahramanı vampir, kurt adam basmış sinema ve tv yapımlarından farklı olarak zombi. “R” isimli erkek bi zombinin,  Palmer adlı bi kızı yemeyip, diğerlerinden kurtarması ile zombilerde bi tetikleyici olmasını anlatıyo esasında. Dünya bi virüs salgını kurbanı olmuş-yine- ve zavallı insanlar ya zombi ya kemik oluyo bu virüsü kapınca. Kemik olmak için tüm ruhu, umudu kaybetmek gerekiyo.

 

     Bi arkadaş var çocukla ne zaman film muhabbeti yapsak bir sürü film tavsiye eder ve ben o filmleri süründürmeden izlemem. Benim tavsiye ettiklerimi bi kaç günde işi gücü bırakıp izlemesine rağmen ben bir yıl geçtiği halde izlemediklerim var. Kötü olduğundan mı kesinlikle değil. Bu tamamen benim salaklığımdan-kendime hakaret etmek istemezdim ama cidden sıkı filmeler tavsiye ediyo- kaynaklanıyo ya neyse. Adamın söyleyipte izlediğim bütün filmlere bayıldım bunlardan biride Message In A Bottle. 




    Filmi bulana kadar canım çıktı resmen. Film  99 yapımı. Ben bulamayınca bide çocuğa “Senin yüzünden merak ediyorum!!” diye söylenince çocuk buldu verdi, bu kez de ben izleyene kadar bi iki hafta süründürdüm. Günlerden bi gün benim sevgili, biricik kız kardeşim hasta olup hasta bakıcılık yapmak bana-seve seve- düşünce bende  canımız sıkılmasın dedim açtım. Ben bi yarım saat izleyip işime gücüme bakıcam devamını sonra izlerim diyodum ki ne mümkün. 


        Filmin konusuna  gelirsek  Theresa adlı kadın karakterimizin görüntüleriyle başlıyo. Kadın çocuğunu ayrıldığı kocası-kocanın ne pislik olduğu sonradan meydana çıkıyo- ve yeni eşine teslim ettikten sonra tek başına kafa dinlemek için tatile çıkıyo. Tabi kadın bizim gibi tatildeyim, yatıcam, uzanıcam, kıçımı büyütücem demiyo, koşusunu eksik etmiyo. Deli gibi sah,lde koşarken dikkatini bi şişe çekiyo. Şişenin içinden cin eğil ama bildiğin baya dokunaklı, samimi bi aşk mektubu çıkıyo. Adam kimsenin dürüst olamicağı kadar dürüst bi şekilde aşkını, hatalarını, pişmanlıklarını sevdiği kadına yazmış. Kadın milletiyiz sonuçta etkilenmemek elde değil,  Theresa`da mektuptan çok etkileniyo.


    Theresa -bahsetmedim ama gazeteci- mektubu tutup iş yerinde gösterince patronu işgüzarlık yapıp yayınlıyo. Sonra gelen hayran mektuplarından bu şişedeki mektupla ilgili bi şeyler çıkınca kadın mektubu yazıp imzalayan Garret Blake`in peşine düşmeye karar veriyo. Kadın bi de zeki ve şanslı olunca adamın izini buluyo. Ve sonunda karşılaştıklarında adamı tanımak için çırpınırken kendini ona aşık buluyo. Bu seferde korkular falan derken durumu adama izah edemiyo. Adamın kasabasında adamla flört ederken, bi yandan da adamın geçmişine dair hoş olmayan, mektubu yazdıran acıklı gerçeklere de ulaşıyo. Gitme vakti gelince istemesede evladım var diyip dönüyo. Adamda buna abayı yakınca, e bide adamın babası gazlayınca kendini kadının yanında buluyo. Yatağa girdikten sonrada gerçeği öğrenince kadını bırakıp gidiyo. Kadın sayesinde geçmişinde bi parçası aydınlanmıyo değil hani. Evine dönünce yarım bıraktığı teknesini bitiriyo ve kadını da açılışa çağırıyo. Ama  tekneyi geçmişe dayalı suya indirince kadın sessizce uzaklaşıyo. Filmin sonunda da … Vaz geçtim söylemicem.



    Yorumuma gelirsek adamı sevdim, bayıldım-oyuncu kaynaklı birazda bu hayranlık- falan ama kadını dinlemeye bile gerek görmeden çekip gitmeye kalmasına sinir olmuştum. Bunun dışında adam çok düşünceli, nazik ve yaralı. Kadınlar bi yaralı tiplere, bi de sorunlulara bayıldığı için tam olmuş. Kadının çocuğuyla ilgileniyo bide ne olsun. Kadına kesinlikle nazik ve sabırlı davranıyo. Adamla kadın gelmişler otuz küsür yaşına uzun uzun flört edip bi yata giremeyince dedim” Acaba bi Amerikan filmi izlemiyo muyum? “ . Kadın tatlı inatçı bi tip. Zaten kocası vurmuş bide adam çekip gidince sinir oldum. Ne bahtsızmış cidden yaa. Aşkı buluyo sonrada kaybediyo. Film kendini tekrar etmedi, başından kaldırmadan, zile bastıklarında sinir ola ola durdurulan, bu kadar geç izlendiği için pişmanlık yaratan bi filmdi. Filmde Garret`ın babasına da bayıldım. Adamın kızı destekleyip, kıza yaptıkları yüzünden oğlunun beynine azıcık akıl sokuşturmaya çalışmasına hayran kaldım. 



    Filmin oyuncularına gelirsek,  Kevin Costner oynuyo diyorum daha ne olsun. Adama bayılıyorum ki gerçi bayılmayan yoktur diye düşünüyorum. Adamı izlemek büyük bi zevk. Bide filmin sonununa acı ekmeseler iyi olurdu. Zaten bu çocuğun sonu mutlu biten filme karşı alerjisi falan var heralde dediği her filmin sonu acıklı bitiyo. Bu arada film Nicholas Sparks`ın kitabından uyarlanmış ve Luis Mandoki tarafından yönetmenliği yapılmış. Bence kesinlikle filmi izleyin. Sonuna sinir olcaksınız ama yapıcak bişey yok. Filmi izledikten sonra bi şişeye aşk mektubu yazıp atmak gibi bi fikir geldi de, bulan kişi manyağın teki çıkar, romantizim yapıcaz diye cinayete kurban gitmiyim diye vaz geçtim. 


     Judith Kitapları yazıcam bahanesiyle tüm kitapları tek tek okumaya başladım. İlk olarak da Westmoreland serini almaya karar verdim; çünkü  o aileye bayılıyorum. Hayır bunlar gibi bi soy varsa biri beni haberdar etsin, nasıl bi aile bu her kitap birbirinden güzel. Judith`in ilk yazdığı ama ilk bastıramadığı kitap olan İçinde Aşk Saklı`da bahsedilen ilk atayı anlatıyo Düşler Krallığı. Ben okurken sondan başa gitmiştim ama yazarken ilkinden başlıcam. İçinde Aşk Saklıda bahsedilen gelenekleri bu kitaptaki karakterlerimiz gerçekleştiriyor.



   Kitabın kaba taslak arka kapak konusu bi İskoç kontunun kızı-arka kapakta dük diyo ama kitapta kont olarak geçiyo-  Jennifer Merrick, Kurt lakabıyla anılan daha sonradan Claymore Dükü olacak Royce Westmoreland`ın kardeşi Stephan –ki arka kapakta bizat dükün kaçırdığı idda edilse de kardeş kaçırır-tarafından manastırın yakınlarında Jennifer`ın üvey kız kardeşi Brenna ile birlikte kaçırılır paketlenir ve Royce`un önüne servis edilir. namı diyar Kara Kurtun, düşmanlarını her koşulda alt eden düşmana ismiyle dehşet saçan Royce`un  önüne atılan Jenniffer`ın diğer faniler gibi davrandığını sanıyosanız yanılıyosunuz. Jeniiffer cesur, inatçı, kıvrak zekalı bi kız. Yakışıklı alaycı savaşçımızı alt edip şaşkına çevirmesi uzun sürmüyor. Tabi kız savaşçıya aşık olunca uysal kedi yavrusuna dönüyo, aile gurur falan sonunda aklında uçup gidiyo.



    Gel gelelim iş detaylarda..Jeniffer şimdiye kadar gördüğüm en uçuk karakterlerden biri. Kız adamın elinden iki defa kaçıyo ki ilki tamamen kendi plan programı. Okurken yuh hadi be falan diyip gülmeye başlayabilirsiniz. Kız zekayı konuşturmuş. Ee tabi bizim savaşçı da mecbur kızın peşine düşüyo ara tara anca bul. Sonrasında bizimkiler aynı çadıra girince hop aşkın tohumu da uygun koşullar altında yeşermeye başlıyo. Artık aşıklar daha bişey olmaz sonsuz mutluluk hevesine giriyosunuz ama yok o ağlayan zırlayan Brenna bu iki aşk sarhoşunu ayılmadan kandırıp topuklayınca olanlar oluyo. Jenniffer kendini Royce`un yatağında ertesi gün abisinin kollarında kaçıyo. Olan zavallı Royce`a oluyo. Krallar saolsun bunları evlendiriyor ama yok aksiyon burada da bitmiyor ilk bi evliliği çalkalamak iyice karıştırmak gerekiyor. Ee tüm bunlardan sonrada sonunda mutlu son.



    Jeniffer ailesi tarafından görmezden gelindiği için ailesine kendini ispatlama peşinde ki bunun yüzünden adamın burnundan getiriyo anasından emdiği sütü. Kızın üvey ağabeyleri desen –biri dışında- pisliğin teki. Tanrı kıza acımamış nerde gereksiz akraba var dibine sokmuş biri de babası olsa da. Kız kitabın sonuna kadar babasının gerçek yüzünü-bu kelimede tam bi klişedir-  göremedi. Kız olaylara uyanana kadar adam az kalsın elden gidiyodu. Ama kızımız saf yapıcak bişey yok. Saf dediğime bakmayın kızın zekası sana bana yetecek cinsten. Beni de Royce`u da bolca şaşırtıyo. Yaptıkları başta masumca olsa da kötü sonuçlar doğurup durdu. Hâlbuki kız çok doğal refleksler veriyodu. Kızı kaçırınca uyuşuk kedi misali ateş önünde uyuklicağını düşünmediler herhalde. Kişiliğine gelirsek zeki, özgüveni yıpranmış, cesur, şefkatli ve merhametli, bazen oldukça düşüncesiz. Karakterin tavırları sizleri bol bol güldürcek, yanlış anlaşılmalar sonucu kalbinin fındık ezmesine dönmesi sizi üzücek, aklının başına gelmesi “ohh bee!” dedirticek.    



    Ve de Royce… ya JM`nin her kitabında bu karakterden daha çok sevdiğim bi karakter karşıma çıkamaz derken JM bize tanrının çılgın projesi olacak cinsten bi erkeği karşımıza çıkarıyo. Adam efsane… İnsanı depresyona sokup kafasını ben niye böylelerine rastlamam diye bulduğu ilk direğe çarptıracak cinsten. Adam uzun boylu, geniş omuzlu, gri gözlü daha ne olsun. Yalnız adam cidden etten kemikten dibi aşık oldum. Başta o itici ”ben erkeğim, güçlü olan benim” tavırları o kaba hareketleri bile. Adam güçlü mükemmel savaşçı falan filan. Adamın istediği yumşak başlı, onu uğraştırmicak, huzurlu bi ortam verebilcek biriyken Jeniffer`ı gelin olarak veriyolar. Adama resmen iki kez kargo teslimi yapıyolar. 



    Kitabımızın yanlış anlaması boldu. Allah`tan konuşmayı akıl etmeyen tipler değillerdi de kitabın sonuna gelmeden azar azar çözdüler. Kitap okumak için ayıracağınız vakti sonuna kadar hak ediyo. Benden size tavsiye iki bölüm dizi izliceğinize oturup bunu okuyun.